Düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seminer: İslam toplumunda din-bilim ilişkisi; Evrim kuramı örneği
8 Mart 2013 günü İstanbul Akabe Vakfı'nın daveti üzerine yaptığım evrim-yaratılış-İslam sohbetinin video kaydına Youtube'dan ulaşabilirsiniz:
Öteki Gündem: Çizgi Ötesi
Ölüm ve ölüme yakın deneyimler gibi konularda sohbet etmek üzere 9 Mart 2014 Pazar gecesi Pelin Çift ile Öteki Gündem'e konuk olduk. Diğer konuklar: Doç. Dr. Sultan Tarlacı; Dr. İlhan Ocak ve İstanbul Müftülüğü Başvaizi Mustafa Akgül idi. Aşağıdan programın YouTube kaydını izleyebilirsiniz:
)
Öteki Gündem - Ölüm ve Ötesi (5 Ocak 2014)
Doç. Dr Caner Taslaman ile birlikte Pelin Çift ile Öteki Gündem'deydik...
Pelin Çift ile Öteki Gündem Programında Din-Akıl-Bilim İlişkisi
20 ve 27 Ekim 2013 tarihlerinde HaberTürk kanalında yayınlanan Pelin Çift ile Öteki Gündem programında din, akıl ve bilim konuları üzerine sohbet etmeye çalıştık. Programa benim dışımda, daha önceleri ateist olduğunu defaatle ifade etmiş olan Radikal gazetesi yazarı, tarihçi yazar Ayşe Hür ile İslam fesefesinin yetkin isimlerinden Doç. Dr. Caner Taslaman da katıldı. Sosyal medyada oldukça tartışılan programların video bağlantılarını aşağıda bulabilirsiniz; iyi seyirler:
27 Ekim 2013 Pelin Çift İle Öteki Gündem - Haber Türk
20 Ekim 2013 Pelin Çift İle Öteki Gündem - Haber Türk
27 Ekim 2013 Pelin Çift İle Öteki Gündem - Haber Türk
Programla ilgili görüş ve önerilerinizi yorum kısmına bırakmayı unutmayınız.
[n] Beyin CNN Türk'deydi...
Serkan Karaismailoğlu ile birlikte [n]Beyin olarak 22 Eylül 2013 gece yarısından itibaren CNNTürk kanalında yayınlanan Suç ve Delil programında Prof. Dr. Sevil Atasoy'un konuğu olduk. Uzun ve zevkli bir sohbetti; video kaydını aşağıda bulabilirsiniz:
Suç ve Delil'de zihnimizin gizemli yetenekleri
CNN Türk'te 21.07. 2013 gecesi yayınlanan Suç ve Delil programında Prof. Dr. Sevil Atasoy yönetiminde beynimizin ve zihnimizin gizli dünyası üzerine bir sohbet gerçekleştirdik.
Diğer konuklar:
Dr. İbrahim Bilgen (Psikiyatri Uzmanı)
Dr. Cahit Karakuş (Elektronik ve Haberleşme Mühendisi)
Mehmet Başkak (İletişim danışmanı ve hipnoz eğitmeni)
Diğer konuklar:
Dr. İbrahim Bilgen (Psikiyatri Uzmanı)
Dr. Cahit Karakuş (Elektronik ve Haberleşme Mühendisi)
Mehmet Başkak (İletişim danışmanı ve hipnoz eğitmeni)
Öteki Gündem'de "paranormal" işleri konuştuk..

Önsezi, ikizler arası iletişim, telepati ve benzeri iddiaların bilimsel olarak aslı var mı?
Zihin kontrolü mümkün mü?
Hepsi ve daha fazlasını üç saate yakın bir süre boyunca Öteki Gündem'de tartıştık...
Programın kaydı (Youtube):
Bakteriler konuşabiliyor, ya biz?

Minicik bakterilerin harika iletişim sistemlerine ve karmaşık sosyal davranışlarının altında yatan temel mekanizmalara dair elde ettiğimiz ilk bilgileri muhteşem bir şekilde sunan Bassler, hastalık da yapabilen bu inanılmaz organizmaları sadece "düşman" olarak gören modern tıbbın algı çarpıklığına da şiddetli bir tokat vuruyor aslında. Vücudumuzun doğal bir parçası olan; hatta onlarsız yaşayamayacağımız kadar zorunlu bir birliktelik sürdürdüğümüz bakterilerin "iletişim dili"ne dair bu muhteşem ve anlaşılır sunum, zuhur eden davranışlar ve basitlikten doğan inanılmaz karmaşıklığı bir kez daha gözerimizin önüne seriyor. Türkçe altyazı seçeneği de olan bu muhteşem sunumu, ne yapıp edip, başından sonuna, mümkünse bir kaç kez, izleyin, izletin...
Hastalık yapıcı organizmaları sadece düşman olarak görüp köklerini kurutma stratejisine yaslandıkça başımıza neler gelebileceğini şimdiden görmeye başladık. Dirençli organizmaların sayısı sürekli artarken, ilaçlarımız, antibiyotiklerimiz gittikçe daha etkisiz hale gelmeye başlıyor. Bizim dünyamızda da durum böyle değil mi? Yok etmeye çalışılanlar bir süre sonra önlenemez bir güç haline dönüşüyorlar. Bu sunum bize bu anlam da da çok önemli bir şey söylüyor: Birlikte yaşamak zorunda olduklarımızın tabiatlarından kaynaklanacak çeşitli tehditlerden emin olmak istiyorsak, yapabileceğimiz en iyi şey, onların "dilini" öğrenmek ve ne dediklerini anlamaya çalışmak. Böylece hem karşılıklı fayda imkanlarını keşfedebilir, hem de uyumsuz yanlarımızın doğasını daha iyi anlayarak, farklılıklarımızdan faydalanma yollarını her zaman bulabiliriz. Bakteri, insan, ideoloji.. fark etmez... Duyarsız ve bencilce yürütülen mücadeleler, kaybedilmeye mahkumdur. Tek başına, insan dahil, tüm organizmalar birer hiçtir...
Bu muhteşem videoyu şuradan, istediğiniz alt yazı dilini seçerek izleyebilirsiniz... Hatta izlemelisiniz...
Youtube versiyonu:
Pentagram - "BİR"
Yıllardır rock, daha doğrusu "heavy metal" müzik tutkunu olan birisiyim. Ortaokul yıllarına kadar uzanan bu merakım, özellikle bir de "çevreye aykırı olma" itkisiyle de birleşince, gerçek bir tutku halini almıştı bir dönem. Yıllarca kafadar arkadaşlarla birlikte, Yngwie Malmsteen, Joe Satriani gibi virtüözler ile Accept, Judas Priest, Metallica, Megadeth, Whitesnake, Rainbow, Helloween gibi "baba" gruplar başta olmak üzere, neredeyse piyasadaki tüm albümleri ezbere çekmiştik. Bir yandan da "Neden biz böyle müzik yapamıyoruz ki?" diye düşünür dururdum hep, bir çok Türk "Rocker" gibi. Elbette ki, "Heavy Metal kültürü"nün bizim olmadığını, bizden çıkmadığını biliyordum ama, sanat evrensel ise eğer, bizim de, -en azından benim gibi birçokları için- muhteşem olan bu müzikal altyapıdan yepyeni bir senteze ulaşmamız, çok iyi işler çıkarmamız zor olmamalıydı. Rock kültürünü hiç bir zaman tam olarak (başta resmi içecek "bira" ve çılgın asilik-serbestiyet anlamında) benimseyemesem de, bu kadar güzel bir ifade türünü kullanamıyor olmamız beni üzerdi hep.
Yıllardan beri o bozmalı (distorted) gitar sesi, benim ruhumu titretir nedense; bu müzik türünü henüz hiç duymadan önce bile öyleydi... Doğuştan herhalde :-)).
Bir yandan her fırsatta "köklü Türk musikisinden" bahsedilirken, bir türlü evrenselleşemeyen "Milli(!)" sanat anlayışımızı gördükçe, bir çok yaşıtım gibi bana da darallar gelmekteydi. Bir ara bu yönde amatör çabalarım da oldu ama, üzerine çok fazla yoğunlaşamadığımız için, fazla bir ilerleme kaydedemiştik... Yıllar sonra, klasik evrensel müziği yeniden keşfetmemle müzik zevkim oldukça zenginleşip farklılaşsa da, "Rock" ve "Heavy Metal"müzik (tabii ki güzel örnekleriyle) her zaman o mümtaz yerini korudu zihnimde.
Henüz şimdiki gibi eline her türlü ses çıkaran aleti alanın veya saçma sapan laflardan geveleyen herkesin "yıldız" olmadığı bir dönem olmasına rağmen, bir çok Türkiye menşeli rock grubu o zamanlar da mevcuttu. Ama yaptıkları işler, kimi zaman büyük özverilere rağmen düşük kaliteli ve gürültülü bir taklitten öteye geçemiyordu pek (arkadaşlarımızla kaydettiğimiz ve yoğunlukla benim bestelerimden oluşan demo (Knightmare-Gray) kaydı da dahil ve elbette ki bir kaç istisna dışında). O dönem ayrıca, Moğollar gibi babaların da ortada fazla gözükmedikleri bir zamandı.
Gel zaman git zaman, Pentagram diye bir grup çıktı ortaya.. Bir grup uzun saçlı çocuklardan müteşekkil, zangır zangır çalan bir "Death Metal" grubuydu. Ama elemanları bizimkilerdendi ve kategorileri içinde hiç de fena olmayan bir çıkış yapmayı başarmışlardı. Kendi adlarını taşıyan ilk albümleri teknik ve sanatsal standartların oldukça altında da olsa, neredeyse ben de tüm arkadaşlarımla beraberce, gururla bu albümden birer ikişer edindik. Aslında pek de sevmemiştim şarkıları; pek benim tarzım değildi kısacası. Ama evde heyecanla gösterdik anne-babalarımıza; "Bakın! Bunlar Türk grubu!" diye. Bu böbürlenmemize onların anlam vermesi tabii ki mümkün değildi. Onlara göre Türkiye'de müzik boldu; bizim için ise yoktu. Bir kere albümün kapağı falan da pek bir hoştu canım!. Konserlerinin dolup taştığını duyuyordum hiç izleme şansım olmamış olsa da. Grup elemanları en azından bizim aramızda tanınıyordu artık, hem de ismen...
Sonra bir süre ses çıkmadı. Ardından "Trail Blazer" diye bir şey geldi. "Bir şey" idi çünkü bizler oldukça şaşırmıştık. Halen (özellikle solist açısından) tam olmasa da, teknik, ses ve tarz öyle gelişmişti ki, albümü hemen başucu malzemeleri arasına yerleştirip defalarca dinledik. Beklediğimin çok üzerindeydi "Trail Blazer"... Bu arada başka işler de çıkıyordu ama, en azından benim için Pentagram hala özeldi... Halen tam olarak "bizden" gibi durmasa bile...
Ve yıllar sonra, ben üniversiteyi bitirip Samsun'da göreve başladığımda, kulaktan bir haber aldım: Pentagram yeni bir albüm çıkarmıştı: "Anatolia". O dönemlerde yoğunluktan ve Ankara müzik piyasasından (özellikle de Hayri Plak'tan) ayrı kalmış olmanın getirdiği bir özlemle hemen gidip aldım kaseti. Dinlemeye başladığımda bir şeyler oldu bana. En sonunda bizden birileri yıllardır beklediğim şeyi yapmaya soyunmuştu. "1000s in the Eastland", "Anatolia", "Behind The Veil", adeta büyüledi beni.. Hiç dinlemekten bıkmadığım az sayıda albümden biri oldu... "Uzun İnce bir Yoldayım"ı her dinlediğimde tüylerim diken diken oldu. Evet, Türkçe sözlü, kaliteli ve "heavy" parçalar vardı artık. Elektorgitar ve Ney'i ilk defa orada birlikte duydum ve bayıldım.. Birleştirme başarılmıştı büyük oranda...
Daha sonra ise "Unspoken" albümü geldi. Teknik açıdan muhteşemdi bu albüm de.. Kayıtlarının uzun sürdüğünü ve oldukça özenildiğini anlıyordunuz dinlerken.. Artık Pentagram, benim şahsi gurur kaynağımdı... Herkese dinletiyordum fırsat buldukça ve beğenen bakışları görünce gururum bir kat daha artıyordu. Sözler halen İngilizce idi; ve bazen çok da güzel durmuyordu o güzel doğu armonisi üzerinde; ama ben sabırlı adamımdır :-)) "Bir albüm daha gelecek" diye bir haber vardıysa da, aslını araştıramadım bir süre, yine yoğun meşguliyetten.. Ama bekledim...
Bir kaç ay sonra, Ankara "Di"-"en"-"ar"'larından birinde dolanırken, "Bir" gözüme çarptı. Hemen aldım ve park yerindeki arabamın teybine takıp dinlemeye başladım merakla. Adeta çarpıldım. Eve yollanırken ve kaset çalarda bangır bangır "Bir" çalarken, yanımda durumdan habersiz ve bu bangır bangır müzikten biraz hoşnutsuz biçimde oturmakta olan eşim, göz pınarlarımın dolduğunu göremedi. İyi ki de göremedi, çünkü bu tuhaf duygulanımın nedenini ona anlatmam imkansızdı. Bu tür müziği sevmemesinin yanı sıra, böyle bir özlem de yaşamamıştı o şimdiye kadar. Nasıl anlatsaydım ona, yıllardır beklediğim müziğin hoparlörlerden o anda çıkmakta olduğunu; nasıl anlatırdım bunun benim için sadece bir müzik olmadığını, biraz da olsa "kendimiz" olabileceğimizi görmenin keyfinden duygu taşkınları yaşadığımı...
Sanki şarkıları ben yazmışım gibi rahatça akıyordu besteler kulağımdan. "Bir", "Ölümlü", "Mezarkabul" ve diğer tüm parçalar beni mest etti. Önceki albümde, beni en çok çarpan "Uzun İnce Bir Yoldayım"dan sonra, bu albümde de ikinci bir Aşık Veysel yorumu vardı ve bu daha da muhteşemdi! (Veysel duysa kim bilir ne derdi, çok merak ediyorum şahsen!)... Dertli'nin "Şeytan bunun neresinde"si de cabası... Duygu, tonlar, geçişler, davulların o rayından çıkmış vuruşları... Benim için tam anlamıyla bir sanat eseriydi "Bir" kısaca... (Sonradan eşim de oldukça beğendiğini söyledi ve uzun bir süreden beri ilk defa beraber bolca "heavy" dinledik!)
Şimdi, özellikle bu tür müziğe ilgi duymayanlar ve müzik konusunda bilgili dostlar, benim bu heyecanımı garip, hatta oldukça "toy" bulacaklardır. Bu heyecanı böyle yazıya dökmek benim de her zaman yaptığım bir şey değil zaten. Ama o "ulusal aşağılık kompleksi"ni ben de çoğumuz gibi, farklı açılardan da olsa tatmış birisiyim. Yıllarca "taklit" anlayışlar peşinde koştuktan sonra böyle özgün, kendinden emin, yapmacıksız ve güzel bir eser ortaya konulmuş olması, bana sadece benim ya da dinlediğim müzik türünün Türkiye'deki icracılarının değil, ülkemin kendine gelmeye başladığını gösteriyor biraz da. İşte biraz tuhaf bir şekilde gümbür gümbür ve hızlı ritimler üzerine kurulmuş bir müzik türünü dinlerken gözlerimi dolduran, aslında böyle karmaşık bir heyecan. Elbette yıllardır bir çok büyük müzisyen geldi geçti bu ülkeden... Ama konu, bu satırları yazan kişinin "özel" bir müzik tercihine sahip olması aslında... Ve bu türün "Pentagram" gibi, yani adam gibi, "Türkçe" yapılmasının, çok uzak olmayan bir geçmişe kadar "imkansız" olduğu sanılıyordu...
Bu albümü ortaya getiren süreçler, başka değişikliklere de neden oluyor ve olacak. Herkesin anladığı bir lisan olduğu gibi, ben de Türkiye rock müziğinin evriminden çıkardığım anlamlarla düşünüyorum bir yanımla. Çünkü eski halini iyi biliyorum ve yıllarca diken çiğnedikten sonra, şimdi şerbeti yudumlama zamanına gelmişiz gibi geliyor bana. Daha yaygın bir kitle tarafından paylaşıldığı için Milli Takımın dünya kupasındaki başarısını örnek verebilirim: Sanıyorum hiçbirimiz oradaki futbol tekniğine, atılan gollerin şekline veya adamların kaşına gözüne hürmeten dökülmedik sokaklara; bu bizim başarımızdı ve biz buna hasrettik. Haliyle de sevinçten deliye döndük cümleten! İşte bu albüm de benim için öyle bir şey. Artık o eski "baba" grupların kasetlerinin arasına gururla yerleştirdiğim, kulağı geçen boynuz misali orada kocaman duran bir albüm çıkardı "bizimkiler". Daha ne olsun! Demek ki olurmuş, demek ki bizde de bir şeyler varmış... Cumhuriyet Türkiye'sinin, aynen atalarının yaptığı gibi, insanlık kültürüne yapacağı "özgün" ve "büyük" katkıların zamanı geldi de geçiyor bile... Yeter ki kendimize bir güveniverelim; dağlar yol olacaktır...
Diyeceğim odur ki; sağ olasın Pentagram! (Bir de isminizi Türkçe yapsanız, sizi daha çok seveceğim :-)). Daha nice nice güzel işler yapın, bizi kendimizden geçirin; bileğinize, yüreğinize sağlık. Yolunuz açık olsun...
...ve bu yazıyı okuyan değerli dostum; bu müzikle ilgilenmesen bile, hiç olmazsa tamamen Türkçe sözlerden oluşan ve muhakkak senin de beğeneceğin bölümlere sahip olan bu albümü lütfen satın al. Satın al ki, daha güzel işler çıksın, kendimize biraz daha güvenimiz gelsin...
Haydi bakalım...
Dördüncü Boyut?

Bildiğimiz gibi üç boyutlu uzayı, birbirine dik durumda bulunan üç adet uzaysal koordinat yardımıyla hayal edebiliriz. Bunları sırasıyla x (uzunluk), y (yükseklik) ve z (derinlik) olarak adlandırabiliyoruz.
Üç boyutlu herhangi bir nesneyi ve bu nesneler arasındaki ilişkileri, bu üçlü koordinat sistemi üzerinden düşünerek rahatça ortaya çıkarabilir ve karmaşık da olsa biraz çaba sarfederek hayal edebiliriz. Fakat benim aklıma takılan esas nokta, zamanın bir dördüncü boyut olarak kabul edilegelemesi idi. Zaman dördüncü bir boyuttu ve bu matematiksel olarak uzun yıllardır hesaplamalarda kullanılmaktaydı ama ben, bunun kavramsal olarak nasıl bir şey olduğunu bir türlü hayal edemiyordum. Okuduğum kitaplarda bu konuya kafa takmanın uzman olmayanlar için gereksiz bir çaba olacağını ve asla tam anlamıyla dört boyutlu bir uzay-zaman kavramının anlaşılamayacağını da okumuş olmama rağmen, gerçekte merakımı hiç bir zaman tam olarak öneleyemedim. Birilerini bunu hayal edebilmişse, benim de en azından basit düzeyde anlamam gerekir deyip kendi kendime kızdığım zamanlar hiç de az değildir. Bunu anlamak (ya da neden anlayamacağımı anlamak) için genelde, özellikle büyük bilim yazarı George Gamov'un kullanmayı sevdiği iki boyutlu evren sakinlerinden birini düşünmeyi severim:
Bir gazete kağıdı gibi, kalınlıksız; yani yükseklik diye bir kavramın bilinmediği iki boyutlu bir uzayda yaşayan iki boyutlu varlıklar olduğunu düşünelim. Bu varlıklar için evrenlerindeki tüm noktalar iki koordinat noktası ile tanımlanabilmektedir. Sadece x ve y eksenlerinde belirlenecek iki değer ve bunların kesişimleri, onların evrenindeki mekan noktalarından bir tanesini rahatlıkla tanımlayabilir. Şimdi, bu iki boyutlu evreni, evimizdeki yemek masasının üzerindeki bir kağıt parçası üzerinde gibi düşünelim (gerçi kağıdın da bir kalınlığı vardır ama, onu şimdilik yok sayıyorum). Biz üç boyutlu yaratıklar olduğumuz için, onların iki boyutlu dünyasını tamamen gözlemleyebilir, hatta "yükseklik" bilgisinden mahrum olmaları karşısında belli bir acıma duygusuna bile kapılabiliriz. Gerçekten de, iki boyutlu ülkenin bazı bilim adamları, bir başka boyutun varlığını tartışmaya açsalar bile, iki boyutun dışını algılayabilecek herhangi bir yöntemleri olmadığından ve daha da kötüsü, tüm evrenleri iki boyutlu olduğundan, ne kendileri, ne öğrencileri ne de iki boyutlu evrende yaşayan diğer insanlar tam olarak "üçüncü bir boyut"un nasıl bir şey olduğunu hayal edemeyeceklerdir. Fakat iki boyutlu evrende yaşayan bu "insanlar" neden bir başka boyutun varlığı gibi kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir sorunu kafaya taksınlar ki?
Eğer biz, yemek masamız üzerindeki kalınlıksız düzlemde yaşayan bu iki boyutlu insanlarla ilişkiye geçmeye kalkarsak, onlar için bazı garip durumlar baş gösterir. Sözgelimi bu evrenin katı değil de, bulutsu, gevşek bir yapıda olduğunu düşünelim. Bu tip bir iki boyutlu evrene, üç boyutlu bir cismi dahil ettiğimizde (örneğin ellerimizi yüzeyine dik tutarak, parmaklarımızı daldırdığımızda) bu evrenin insanları için anlaşılmaz bir takım olaylar baş gösterir. Biz elimizi tepeden daldırırken, önce en uzun olan orta parmağımız evreni delip karşıya geçer, sonra bunu diğer daha kısa olan parmaklarımız izleyecektir. En sonunda, parmaklarımızın birleştiği elin gövde kısmı o evrene girer ve kolumuzu geçirerek bu yolculuğa istediğimiz kadar devam edebiliriz (ya da elimizi geri çekebiliriz). Şimdi o zavallı insacıkların görecekleri manzarayı hayal etmeye çalışın: Onların iki boyutlu evreniyle bizim orta parmağımız ilk kez temas ettiğinde, o evrenin sakinleri, evrenle parmağımızın kesişimi (veya parmağımızın izdüşümü) olan bir "nokta" göreceklerdir. Daha sonra bu nokta gittikçe büyüyen bir daire halini alır (parmağımızı ilerletmeye devam ediyoruz) ve maksimum bir büyüklüğe eriştikten sonra büyüklüğü sabit kalır. Fakat bu sabit yapıya yakından (hatta çok yakından, örneğin mikroskopla) bakarsanız aslında onun da hareketsiz olmadını görürsünüz; kenarları sürekli minik değişimler geçirmektedir (parmaklarımız ilerledikçe, üzerindeki izler, deri boğumları vb. sürekli olarak "izdüşümü" değiştirirler). İki boyutlu insanlar bu duruma bir açıklama getirmeye çalışadursunlar, evrenin ayrı ayrı yerlerinde benzer şekillerde yapılar kendiliğinden ortaya çıkmaya başlar (diğer parmaklarımız). Bunlar da benzer değişimler geçirmektedirler. İki boyutlu evrenimizin bilim adamlarından bazıları, bunların aynı "tür" yapılar olduklarını düşünürken, bir kısmı da bunların bağımsız olarak fakat belli fizik kuralları çerçevesinde böyle davrandıklarını öne sürerler. "Henüz açıklayamadık ama sanıyoruz yakında açıklığa kavuşacak" inancına sahiptir bu insanların bir çoğu.
Derken, artık biz parmaklarımızın dip kısımlarını da bu iki boyutlu evrene doğru daldırmaya devam ettikçe, buradaki insancıklarımız garip bir olguya daha şahit olacaklardır: Birbirinden bağımsız bu beş oluşum, birbirlerine doğru "uzanmaktadırlar"!. Ve gerçekten de bir süre sonra birleşirler ve tek bir büyük yapı haline gelirler. Sonra şekli değişir (ve eğer elimizi geri çekiyorsak) tüm süreç tersine doğru tekrarlanarak, başladığı gibi son bulur.
Şimdi kendimizi bu iki boyutlu insanların yerine koyalım. İşleri gerçekten zor gözüküyor! Derinlik diye bir boyutu hayal bile edemeyeceklerinden, bu olaylara tam bir açıklama bulmaları imkansızdır. Fakat orada, sözgelimi iki boyutlu bir "Einstein" varsa, konu hakkında herkesin pek kolaylıkla anlayamayacağı fakat, uzmanlar için oldukça açıklayıcı bir takım teoriler öne sürebilecektir. Bu teoriler bile gerçeği tam olarak kucaklamaktan yoksundurlar, çünkü yapılan açıklamalar matematiksel yaklaştırmalar ve "soyut" bir takım kavramlar üzerinden yapılabilecektir ancak.
İşte ben, bir fizikçi olmadığım halde, durumumuzu buna benzer görüyorum. Aslında aklıma gelen fikir de bu kavram üzerine bina edilmiş durumda diyebilirim. Eğer üç boyutu algılayabiliyorsak ve dördüncü boyut hakkında bazı yaklaştırımlar dışında herhangi bir doğrudan gözlemleme olanağımız yoksa, halimiz biraz bu iki boyutlu evrenin insanlarınınkine benziyor gibi. Dolayısıyla ben de şöyle bir çıkarım yapıverdim (aslında bu çıkarımın kendisi bana "geliverdi"...):
Nokta...
Üç boyutlu bir evrende yaşadığımızdan, ondan daha alt boyutları (sıfır, bir iki ve üçüncü boyutları) rahatlıkla (en azından kavramsal) olarak düşünebiliriz. Örneğin, "nokta" dediğimiz kavram bildiğimiz gibi matematiksel olarak "sıfır boyutlu"dur. Boyutsuz bir nokta, gerçek hayatta algılayabileceğimiz bir şey olmasa da, hayalini kurabiliriz. Şimdi ben bu noktayı alarak, bir boyutlu bir çizgiye dönüştürmek istiyorum. Bunun için, noktaya "dik" bir doğrultuda sonsuz sayıda nokta eklemem gerekir. Bir noktaya dik durumda sonsuz doğru bulunduğu için, keyfi bir yön seçerek, noktamı bir çizgi olacak şekilde "uzatabilirim". Şimdi elimde "bir boyutlu" bir çizgi var. Çizgi bir boyutludur, çünkü üzerindeki herhangi bir noktayı belirtmek için bir tek sayı yeterlidir (örneğin 1 birim uzunluğunda bir doğru üzerinde, 0.235556520 noktası rahatlıkla bulunabilir). Burada dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğüm nokta, "sıfır" boyuttan "bir" boyuta geçiş işleminin tamamen bizim anlayabileceğimiz kurallar çerçevesinde ve üç boyutlu evrenimiz içinde anlaşılabilir ve adım adım takip edilebilir bir süreçle gerçekleştirilebilmesidir.
Doğru, düzlem ve prizma...
Şimdi elimdeki tek boyutlu doğru parçasından, iki boyutlu bir düzlem yapmak isteyeyim. Bu durumda yine, bu kez doğru parçasına dik olacak bir düzlem üzerinde noktalar ilave etmem gerekir. Bir doğru parçasından sonsuz sayıda düzlem geçebileceği için, yine radyal simetride herhangi bir yönü rasgele seçip, bu kez çizgimi düzleme "uzatıyorum". Şimdi elimde bir düzlem vardır ve bu düzlem üzerinde herhangi bir noktayı belirlemek için iki ayrı sayıya ihtiyacım olduğundan, düzlemim iki boyutlu bir yapıdır. Yine bir boyuttan iki boyuta olan bu geçiş bizim için anlaşılabilir durumdadır ve (gerçekte iki boyutlu bir nesneyle hiç karşılaşmıyor olmamıza rağmen) kavramsl olarak pek de bir sorun oluşturmaz.
Şimdi de aynı mantıkla, düzlemimi bir "prizmaya" genişleteceğim. Yani üçüncü boyutu ekleyeceğim. Yine bunun için, (benim düşünceme kolaylık sağlaması açısından) düzlemime dik olacak bir doğrultuda noktalarımı eklemem gerekecek. Artık sonsuz değil de, iki seçeneğim var: düzlemimin ya alt kısmına ve ya üstüne bu dik yönde genişletme işlemimi yapabilirim. Yine noktalarımı ilave ediyorum ve artık elimde üç boyutlu bir "küp" var. Küp üç boyutludur çünkü, içinde bir noktayı belilemek için üç adet sayıya ihtiyaç duyarım (genişlik, derinlik ve yükseklik eksenlerinde).
Şimdi gelelim can alıcı noktaya: Ben bu küpümü, aynen daha önce yaptığım gibi, "dördüncü bir boyuta" genişletmek isteyeyim. Acaba bunu yapabilir miyim? Şimdiye kadar olan dönüşümlerim, kendi algılama sınırlarım (yaşadığım evrenin mekan boyutları) içinde kaldığından işim çok zor değildi. Fakat şimdi, mekan koordinatlarımın dışında düşünmek zorundayım ve bu -takdir edersiniz ki- hiç de kolay bir iş değildir. Ben de bu durumda, meditasyon seanslarım esnasında tanıştığım bir "dört boyutlu" arkadaşıma bu işi havale edeyim (aslında biz ne sadece üç ne de dört boyutluyuz ama, teşbihte hata olmaz). Bu işi yapsa yapsa o yapar, çünkü bu aşama onun koordinatları içerisinde. Arkadaşımın bu işi kabule ettiğini ve "bizim eve" gelerek benim de izlediğim bir sırada işlemi gerçekleştirdiğini düşünelim. Ben ne görürüm acaba?
Dördüncü boyuta genişlerken...
Arkadaşım benim biraz önceki aşamalarda yaptığım gibi, elde ettiğim kübüme, her üç eksenine dik olacak bir "diğer" doğrultuda noktalar ekleyerek, kübümü "dört boyutlu" bir düzeye çıkaracak. Ben bu işlemi algılayamam, çünkü benim evrenimde birbirine tek bir noktada dik konumda olan sadece üç tane doğru bulunabilir (üç boyutlu koordinat sistemini düşünün). Ben, bu evrenimde, dördüncü bir doğruyu ne yaparsam yapayım çizemem; bırakın çizmeyi, hayal bile edemem. Çünkü böyle bir "boyut" benim kavrayışımın ötesindedir. Şimdi arkadaşım işini yaaprken ben de onu izleyeyim. Dört boyutlu arkadaşım, kendi ilgilendiği "dorultuda" noktalarını ilave ettikçe, aynen iki boyutlu insnların benim poarmaklarımdan anlam çıkarmaya çalışması gibi, ben de bu yeni "cismin" üç boyutlu uzayımla yaptığı kesişimlerden bir anlam çıkarmaya çalışacağım doğal olarak. Küpüme yeni eklenen noktaları "görebilirsem" de, bir şeylerin "görüş alanımdan çıkması" gerekir. Çünkü bu örnekte sadece üç boyutu görebiliyorum. Neticede (sanırım) göreceğim tek şey, küpümün, yine üç boyutlu kalmasına rağmen "şekil" veya "yer" değiştirmesi olacaktır! Yani arkadaşımın yaptığı dördüncü boyuta genişletme işlemi, bana sadece "hareket" olarak gözükecektir. Arkadaşımın "noktaları eklemeyi seçtiği" yöne göre bu hareketin cinsi değişebilir: Kübüm büyüyebilir, küçülebilir, odada geriye doğru gidebilir hatta bir piramite dönüşebilir. Arkadaşıma ne yaptığını sorduğumda, bana sadece "dört boyutlu bir cisim" yapıverdiğini söyleyecektir ama ben sadece bir şekil değişimi algılayabileceğim...
![]() |
| "Boyut artışı" yerine gözlemlediğimiz yer değiştirme veya "hareket"... |
Diğer boyutlar?
Peki daha fazla sayıda boyut varsa? Beşinci, altıncı, yedinci vb. boyutlardan ne haber? Bu konular kafamda bir çok açılımlara çıktılar ama, en mantıklısı bile buraya kadar anlattıklarımdan çok daha spekülatif ve tuhaf olduğundan onların tarifine girişmeyeceğim. Ama bir yerlerde, örneğin "bilinç" dediğimiz kavramın da bir "boyut" olabileceği "ihtimalini" okuduğumda, dördüncü boyuttaki hareket algılamamı düşünmeden edemedim. Acaba bilinç boyutunu da "hareketlerdeki amaçlılık" bağlamında mı algılayabiliyoruz sadece? Neden olmasın?
Hele hele 10, 50 veya 100 boyutlu bir evrende yaşıyor olabilceğimiz ihtimallerini de düşündüğüm zaman kafam iyice karışıyor...
Çözüm öneriniz varsa duymak isterim...
Dr. Kuantum Düz Ülkeyi Ziyaret Ediyor!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


