Hayat hikayem :)

Bu sayfada kısa hayat hikayemi bulacaksınız. Bakalım doğumunu takip eden 40 yıl boyunca Sinan Canan’ın başına gelen önemli hadiseler neymiş? [Pek standart olmayan kronolojik süreç ise şurada]

Adım Sinan CANAN. Bu ismi ben seçmedim ama, herhalde ben seçsem daha iyisini seçemezdim. Gayet kafiyeli ve de hoş (ama kesinlikle bakan veya üst düzey bir general adı olmamalı. Eski üniversitemin dekanlık koordinatörlüğünde çalışan Hatice hanım, adımın “piyanist şantör” adı gibi olduğunu söylemişti. Gurur duydum!). Önce adımı Murat koyacaklarmış ama, amcam demiş ki, “yahu şimdi çocukla Murat 124 diye dalga geçerler. Başka bişi olsun adı…”.

Eee, o zaman 124′ler moda tabii…

Neyse yahu; hayat hikayesine böyle başlanmaz değil mi?…
İşte dökümanlar aşağıda, buyrun:

ÇOCUKLUĞUM

Yetmişli yılların başlarında bir Mart ayının lapa lapa karlı 25. Günü (Cumartesi), sabaha karşı saat 5:30′da, Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde, ebe Gülfem Türköz’ün yardımlarıyla dünyaya gelmişim (Ebe konusuna birazdan yine dönünce şaşıracaksınız). Bu -mışım eki de olayları hatırlamadığımdan dolayıdır, yoksa yazım hatası değil. Neyse, yine muhtelif rivayetlere göre, annemin karnındayken, doğumdan az önce, göbek kordonu (corda umblicalis) vücuduma -özellikle de boğazıma) dolandığı içindir ki, mor bir bebek olarak doğup, ilk haftamı annemin tuhaf bakışları altında geçirmişim. Ama söylenenlere göre, bir hafta sonra nur topu gibi bir bebek olmuşum (Ampul gibi bişey..).

İlkokula gidinceye kadar olan yaşam dönemim hakkında hatırladıklarım fazla değil. Ama yine de hatırladıklarımı burada anlatmaya kalkarsam, kimse bu yazının sonuna ulaşamaz (ulaşan da orada kalır). Ama şunları söylemeliyim ki, çok uslu bir çocukmuşum. Annem beni sandalyeme oturtup saatlerce ev işi yapabiliyormuş. Önce felçli falan olabileceğimden şüphelenmişlerse de, daha sonra bunun hayat boyu nöbetler halinde devam edecek olan derin düşünce hallerinden olduğunu anlamışlar. Fakat bir gün, sonraları edindiğim “evde kaldırabileceğin ne bulursan balkondan aşağıya atayım” içgüdüsüne uymak üzere, yaylı divan üzerinde zıplayarak balkondan atmak üzere avizeye ulaşma çabalarım, “çotanks!” diye kafa üstü yere düşmeme ve kafamda 7,5 cm çapında bir yarık açılmasına sebep olmuş. Doktorlar, küçükken çok fazla olan zekamın bir kısmının oradan kaçtığını söylüyorlar. O kaçan miktarın yarısına sahip olanlar bazı adamların, devlet idaresi, profesörlük falan gibi işlerle uğraştıklarını görmüşlüğüm de vardır… Valla..

Babam Mustafa Canan, annem de Güzin Canan’dır. Babam (Konya) Ermenek, annem ise Artvin Şavşat doğumlu. Yıllarca Türkiye haritasına bakıp bakıp, “annemle babam nasıl buluşup da evlendiler?” diye çok düşündüm. Hala da kavrayabilmiş değilim.

Her çocuğun geçirdiğini düşündüğüm oyun oynama dönemi ise bende biraz garip geçti. Misket oynamayı hiç öğrenemedim. En büyük zevkim evde oturup önceleri Hayat ansiklopedisinin resimlerine bakmak, ilkokula gitmeden 1,5 yıl önce okumayı sökünce de bu ansiklopedileri okumaktı. En çok Anka kuşunun hikayesini severdim ve belki 500 kez okudum (Ama şu anda hatırlayamıyorum). Bildiğim oyunlar: Ebelemece, saklambaç, zıldırzımba ve… o kadar. Bir de uzun eşek vardı ama, biraz iri olduğumdan beni hep yastık yaparlardı. İlk söylediğim kelime ise “Pirelli Lastik” olmuş (TV reklamlarından). 70'lerin başında doğmasına rağmen ses kayıtları sağlam olarak günümüze ulaşmış nadir T.C. vatandaşlarından birisiyimdir aynı zamanda... (iyi çene varmış yalnız bende!)

İLKOKUL

Derken efendim, ilkokula başladık. Birinci sınıfı, oturduğumuz yerdeki (Etlik-Ankara) İncirli ilkokulunda okudum. Öğretmenimizin ismi Turan Gürgün idi. O adamcağızı çok severdim. Sınıfta ilk kırmızı kurdele alanlardan birisi de bendim ama, Turan bey kurdeleyi takmadan 5 dakika önce altıma çiş yaptığım için, bütün sınıfa maytap olmuştum. Bir de o zamanki en büyük zevkim, arkadaşım ve komşumuz Bora Berkay ile, papatyaların ortasındaki sarı kısmı yemekti (bazıları acı oluyor, ıyyy, dikkat!). Ayrıca en iyi arkadaşlarım Derya Nur ve Tiğinçe’den (Bora’nın kızkardeşi) bahsetmezsem olmaz (Netekim Derya ile çeyrek asır kadar sonra Facebook’da buluşunca bu bölümü de eklemek farz oldu!).

Hani, “çok güzel günlerdi” denir ya; işte aynen öyleydi.

İlkokul ikinci sınıftan itibaren ise, (halen tam çözemediğim bazı nedenlerle) Ergenekon ilkokulu’na geçtim. Oradaki öğretmenimiz ise Saadet Şaşmaz idi. Sesimin tizliğinden dolayı, neredeyse haftanın beş günü, derslere girmeden önce, Atatürk büstünün önündeki platforma çıkıp, tüm okulun öğrencileri önünde “TÜRKÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜMMM DOORUYUUUUMMM…” diye bas bas bağırırdım. Onlar da yazık, öylece tekrar ederlerdi (bu arada sıra arkadaşım İlke’nin annesinin de Fransız olduğunu belirtmeliyim :)). Sınıfımızda Kaan Albayrak diye bir çocuk vardı. Galiba üçüncü sınıfta iken gelmişti ve herif ilkokulu bitirene kadar canıma ot tıkadı! Neredeyse her teneffüs bir bahane bulup beni döverdi. Beşinci sınıfa kadar birkaç yüz posta sopa yedim. Body Building’e başlamaya işte o zamanlar karar verdim ama, babamdan bunun için izin almam 6 yıl sürdü. Bir de hiç unutamadığım bir anım, aylarca eşşekler gibi çalışıp hazırlandığımız 23 Nisan törenlerinin yağmur çiselediği için iptal edilmesidir. Hiç unutmam, tören günü sahasının ortasında öyle şey gibi kaldık. Zaten 23 Nisan kutlamaları benim için o zamanlar hep facialı geçerdi. Bir önceki sene de, taaa Çankaya’dan Kızılay Zafer Meydanı’na, sabahın ayazında (tören geçişi için) yürütüldükten sonra, çok üşüdüğümden olsa gerek, Zafer anıtına çelenk konmasını müteakip okunan İstiklal Marşı sırasında, gene çişimizi koyuverdik (ama bu kez yalnız değildim)! Artık bir aşama daha katetmiş, halka açılmıştım ve galiba bu olaydan sonra bir hafta kadar, katatonik bir halde evde oturmuştum (yoksa üç gün müydü?) Iyyy…

Ha, bu arada, kardeşimi unutmamam lazım. Adı Selim. Kendisi ben tam olarak iki yaş dokuz aylıkken dünyaya gelmiş. Annemler onu (hastaneden) eve getirirken “Ay Sinan şimdi kardeşini kıskanır. Dur şuna bir sürpriz yapalım” diyerek, Selim’in kundağının içine bir paket çukulata koymuşlar. Hesapta ben kundağı açıcam ve tadaaa… işte çukuçuku.. Ama kazın ayağı pek de o şekil olmamış. Kundağı açma kısmına kadar her şey normal de, kundak açılıp da benim çukulataya uzanmamla birlikte, sevgili kardeşim, parabolik bir tarzda kafamın tepesine işeyivermiş (önce dosdoğru havaya, sonra kafama). Tabi çocukcağızın bir suçu yok ama, yaklaşık 18 yıl sürecek olan bir kardeş boğazlaşması bu hadiseyle başlamış. Ergenekon (şimdi Mimar Kemal) ilkokulunda da kendisiyle beraberdik. Öğretmeni Yurdanur hanım, kardeşime, kendisine “teyze” yerine “öğretmenim” dedirtmeye çok uğraştı. Maalesef başaramadı ve sadece siyatik olduğuyla kaldı.

Kardeşim şu anda kuyumculuka iştigal ederek hayatını devam ettiriyor. Zaten küçükken belliydi onun esnaf olacağı… Henüz 6 yaşında iken babam kardeşime bir para kasası almıştı. Adam onun içine bir para biriktirdi, benim gözlerim de yerinden oynadı. Ben parayı henüz diğer selüloz ürünlerinden ayıramazken, benden 2 küsür yaş küçük kardeşim, hatırı sayılır bir sermaye edinerek zengin olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Eh, ben de çocuk aklımla gıcık olurdum. E o zaman düşünemiyoruz işte, otur sen de biriktir. Zırt pırt onun kasasını kurcalardım ve de Selim farkettiği anda da kıyamet kopardı (O zamanlar evdeki kıyamet ortalaması günde 3.8 idi..).

İlkokulu şöyle böyle bitirdim (karnem hep “pekiyi” idi.. valla.). Ortaokula ise Ankara Atatürk Lisesi’nde başladım. İlk günlerde yabancılık falan derken, Yalçın Türköz diye bir çocukla samimi oldum (Soyadı tanıdık geliyo mu?). Daha sonraları ise, aynı semtte birkaç sokak yukarıda oturan bu can ciğer arkadaşımın annesinin, hayatının en büyük hatasını, benim doğumuma yardımcı olmak şeklinde gerçekleştirdiğini öğrendim. Evet, gerçekten de Yalçın, benim doğumumu yaptıran ebemin oğluydu. Annemle Gülfem Teyze (ebem yani..) karşılaşınca da birbirlerini tanımasınlar mı?? Gerçekten ilginçti. O günden sonra, her türlü dalaşmamda bana ebemi ilgilendiren küfürlerle yaklaşmaya çalışan rakiplerimle Yalçın bizzat ilgilendiğinden, oldukça rahat bir dönemin kapıları açılmış oldu.


Olaya Bak-1

Doğduğumda şöyle “kıllı ve mor” bir şey olduğumu söylemiştim sanırım. İşte o günün ertesi günü, babam da doğum nedeniyle yedek subay olarak askerliğini yapmakta olduğu birliğinde izin alarak Ankara’ya gelmiş. Önce eve uğramış tabii. Dedemle babaannem de bu arada evdeler ve benim tuhaf görünüşlü bir bebek olarak dünyaya gelmiş olmam onları sanırım biraz üzmüş. Babam eve gelip de dedemin yüzündeki üzgün ifadeyi farkedip henzü kapıdan içeri bile girmeden “Hayrola, ne oldu?” diye sormuş. Dedem tereddüt içinde “Oğlum, Güzin doğum yaptı ama…” diye bir an duraklayınca, babam lafın gerisini dinlemeden fırlayarak evden çıkmış; hızla Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ne intikal etmiş. Fırtına gibi içeri dalarak annemin kaldığını daha evvelden bildiği hasta odasına dalmış. Yatakta yatmakta olan yeni doğum yapmış kadına doğru, üzerinde yedek subay üniformasıyla yarı bağırarak ve “Nooldu!? İyi misiniz!? Ne var!?” falan gibi bir şeyler diyerek odaya dalınca, ufak çaplı bir panik yaşanmış; zira o gün annemle beni başka bir odaya nakletmişler ve o odaya da yeni doğum yapmış bir başka kadıncağızı yerleştirmişler. Neyse efendim; babam bunun üzerine, kadıncağızı korkudan irileşmiş gözlerle ardında bırakarak hızla oradan çıkmış. Doğru odaya girmiş, bizi bulmuş, önce anneme, sonra da kundağı açıp bana bir bakmış ve rahat bir nefes almış (hemen ardından da milleti fırçalamış;” ne var bunda; ödümü kopardınız” diye!)

Fakat işin esas ilginç tarafı yıllar sonra yaşanıyor. 2002 yılında Ankara’da annem (ben Samsun’da doktoramı yaparken), bayan arkadaşları ile birlikte kabul gününde iken bir bayanla ilk kez tanıştırılıyor. Söz oradan buradan dolaşırken, çocuklara ve doğum mevzuuna, oradan emzirme meselesine giriliyor. Annemin yeni tanıştığı bayan üzüntülü bir ses tonuyla çocuğunu hiç emziremediğini, zira doğum yaptığı gün odasına aniden dalan bir askerden çok korktuğu için sütünün kesildiğini anlatıyor! Annem, kırmızı bir yüzle olayı biraz daha soruşturunca gerçek ortaya çıkıyor tabii..

Eee, Ankara küçük yer nitekim!

Ortaokul son sınıfa kadar her şey iyiydi ama son sınıfta üç dersten bütünlemeye kaldım. Bunlardan biri de matematik olunca, mecburen o yazı matematik kursunda geçirdim. Bu benim için kaynar yağ dolu bir kazana baş aşağı sarkıtılmaktan daha eziyyetli bir şeydi. İşte bu bunalımlı durumlardayken, bir gün, yine can ciğer bir arkadaşım olan Murat Kesim, heyecanlı bir şekilde okula geldi (o matematikte sınıf birincisiydi ama öyle muhabbetine gelirdi). Okuldaki gizli yerimize (girişte bulunan elektrik trafosunun arkasına) geçtikten sonra, baklayı ağzından (daha doğrusu cebinden) çıkardı. Bir paket Parliament sigarasıydı bu. Hemen birer tane yaktık tabii. Hem heyecandan, hem de acemilikten, ilk sigaraları saniyeler içinde yedik bitirdik. Daha sonra ise ben içime çekmeyi denedim. Hiç bir şey olmadı!

İşte o günden beri sigarayı bırakmaya çalışıyorum.

LİSE ve KAVAK YELLERİ

Lisede, Ankara Etlik Kanuni Lisesi’ne başladım. İyi mi ettim, kötü mü bilinmez ama, feleğin çemberinin yarıçapını ve kendisine teğet olan eşkenar üçgenlerin özelliklerini işte burada öğrendim. Arkadaşlarımın bir çoğu (maazallah) pek bir tecrübeliydiler. Teneffüslerde okulun yanındaki parkta şarap falan içen bazı "arkadaşlar"a sahip oluvermiştim! Nasıl olduysa sağlam bir şekilde lise son sınıfa geldim (bu, araştırılmaya değer bir konudur bence). Her sene muhakkak 2-3 tane bütünleme Allah’ın emriydi. Son sene ise tam 5 tane… hem de 5 büyükler: Fizik, Kimya, Matematik, Edebiyat, Tarih (yani herhalde bunlardı. Emin değilim ama bir tek Biyoloji’min ve İngilizce’min 10 olduğunu hatırlıyorum).

Neyse, tabii bu arada üniversite sınavı da var. Biyoloji dersine ilk girdiğim günden beri bu konuya takmış olan ben, kazanabileceğim bütün biyoloji tercihlerini sıralamıştım (Tabii bu arada rahmetli babaannemin hatırı kırılmasın diye 2-3 tane de tıp yazmıştım, ama bilemezlerdi ki, Tıp kazanacak kadar soru yapabilmek için, belli bir süre sınavda oturmak gerekiyor… ben sıkılırım ne o öyle bıdı bıdı kutucuk karala dur..). Sınava girdim ve bitimine 50 dakika kala sıkılarak (ve biraz da sıkışarak :-)) çıktım. Sınavdan sonra soru kritiği yapmaktan nefret ettiğim için de, ne yaptığımı bilmeden öylece dolandım durdum. Bana kalsa hayatta kazanamayacaktım. Ama sonuçları Ankara Çamlıdere yaylasında tatilimi yaparken, arkadaşlarımın durumuna bakmak üzere aldığım sınav gazetesinden öğrendim (yeminle!). Hacettepe üniversitesi Biyoloji Bölümü…

Sonrasında sanırım bir hafta kadar zıpladım…

ÜNİVERSİTE

Üniversiteye başladım. Kayıt sırasında ilk tanıştığım kişi olan Pınar, üniversite boyunca en az konuştuğum sınıf arkadaşım olmuştur; bu da enteresan gelir bana.. Neyse, ilk iki sene neredeyse hiçbir kimya dersine doğru dürüst girmedim. Zira ilk başlarda derslere girsem de hocamız Serap hanım'dan (100 üzerinden) 15'in üzerinde not alamayacağımı farketmiştim. Dolayısıyla 4 yıl kadar kimya aldım. Bir hayli şiştim. Sonuçta bu sayede, 4 yıllık okulu 6 yılda bitirmeye hak kazandım. Ama hala kimya nedir bilmem. Yabancı dilim ise matematik. Çok yabancı çook…

Üniversitedeyken çok eğlenirdik. Niye mi? Bige (şimdi Bige Canan, yani eşim..), Sami Kubuş (Camoka), İhsan Üvez (tanımlanamayan garip cisim), Ali Derya Bal (Bluesman), Güneşin Aydemir (greengirl), Boğaçhan Karasu (the Legend), Oğuzhan Çağlayan (Benlibasçı), Zafer Yazıcı (Victory Printer), Kenan Akçora (Albay), Bülent ve Levent Başara (bunlar kardeş, biri gitarcı, öbürü menajer) ve daha bir çokları oradaydı da ondan. Bi de "Knightmare" vardı o zaman. Bizim Heavy Metal grubumuz. Accaip eğlenirdik (Babam biraz mutaassıp olduğundan, gitar alma fikrine uzun süre karşı çıkmıştı. Fekat ben bir Ramazan günü, babamın başına bir ekşidim; saniyede dört kez “ben gitar istiyooom” diye bağırınca, en sonunda dayanamadı ve “al ulan sana birbuçuk milyon (büyük paraydı o zaman) ne halt edeceksen et” dedi. Ben de istediğim haltı etmekte bir an bile tereddüt etmedim. Gidip uzun süredir gözüme kestirmiş olduğum gitarı (EKO marka) aldım. Sonra da evdekileri doğduklarına pişman ettim!! CAAARTTT CUURRTT CAZIIRT falan gibi sesler çıkıyordu, malum.. Hem de günde en az 8 saat..). Knightmare Ankara’da halen müzik yapmaya devam ediyor.

Üniversiteye girmek bana 6 yıla maloldu ama, yaşanan şeyler bir yana, bir de aşık olup evlenmeme sebep oldu. Şimdiki eşim olan Bige hanım benimle aynı zamanda, aynı bölüme geldi ve olanlar oldu. Bilirsiniz işte, ışıklar çaktı , sabahları insanın yataktan kalkmak yerine zıplayıp 4-5 parende attığı dönemler başladı; yani aşık olundu. O benden 2 yıl önce okulu bitirdiğinden (ve de biz o zamanlar ilişkimize 1,5-2 yıllık bir ara vermiş olduğumuzdan), benim okulu bitirip, iş güç sahibi olup, bir de kendisiyle barışmak için çöllerde taklalar atıp arabesk şarkılar söylemeye mecbur kalmam sonrasında, yani tam 8 yıl sonra, evlendik. (tarih: 28.02.1998)

Üniversitenin son iki yılında Prof. Dr. Aşkın Tümer hocadan Fizyoloji diye bir ders aldık.. ve ben bu bilime vuruldum!


AKADEMİK MACERA

Ben ki; Biyoloji Bölümünü 6 senede bitirmiş adamım; fizyoloji derslerinin etkisiyle akademisyen olmaya karar verdim. İyi de etmişim sanıyorum; çünkü herhangi bir yan etkisini (bu güne kadar) görmedim (?).

Öncelikle Samsun Tıp Fakültesinde Histoloji-Embriyoloji eğitimim başladı. O bölümde yaptığım yüksek lisans sırasında Süleyman Kaplan diye bir adamla tanıştım. Ondan sonra “hayatım kaydı”! Bu bahsettiğim kişi, benim yüksek lisans hocamdır ve hiç yorulmayan, dinlenmek için çalışan, asla kızmayan ve adeta pozitif enerji reaktörü olan bir insandır kendisi. Halen böyle bir insanın Türkiye şartlarında nasıl yetiştiğini bir fizyolog olarak dahi açıklamaktan acizim. Bizleri adeta rahat yataklarımızdan kaldırıp laboratuvara sokan bu insan, etrafında oluşturduğu çalışma grubunun her bir üyesini, kabiliyetlerinin çok çok üstünde işlere yöneltip, onlardan inanılmaz verimler elde etme yeteneğine sahiptir. Onunla tanıştığım günden beri boş geçirdiğim her bir an için kendimden utanır oldum. Ayrıca hiç zorlamadan, asla tebessümünü eksik etmeden, kızmadan, usanmadan insanları bu derece organize edebilen; ve hatalarını hemen kabul edip büyük bir hızla düzletebilme yeteneği, yani kişisel uyarlanabilirliği inanılmaz olan böyle bir adamı bana anlatsalardı, kesinlikle inanmazdım. Ama Allah sizi inandırsın; böyle birisi yaşıyor.. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Histoloji Embriyoloji bmlümünde’da profesör ve bölüm başkanı şu anda… Ve her “iyi adam” gibi yıllar boyu saçma sapan bir sürü “sistem robotu” ve bir dizi “kifayetsiz kerkenez” ile uğraşmak ve didişmek durumunda kaldı ama artık sabrının ve çalışmasının meyvelerini alıyor yavaş yavaş… Kendisine kolaylıklar dileyeceğim ama, sanıyorum buna pek ihtiyacı yok.

Yüksek lisans tezimi tamamlamak üzere iki-üç aylığına Danimarka’nın başkenti Kopenhag’a gittim (Elbette ki S. Kaplan’ın “iteklemeleri” sayesinde). Kopenhag kriterlerini yerinde öğrendik geldik netekim. Orada stereoji laboratuvarında üç ay kadar çalıştım ama, hala etkisinden kurtulabilmiş değilim. Eh benim gibi bir “aç tavuk” için orası bir kaç futbol sahası büyüklüğünde bir bilim “ambarı” idi. Fakat bursum altı ay süreli olmasına rağmen, Türkiye’deki tezimi teslim etme vaktim pek bir sıkıştığından alel&acele Türkiye’ye döndük (bana hala dönmemişiz gibi geliyor ama neyse…)


Olaya Bak-2:

Kopenhag’da çalıştığım laboratuvarın fotokopi makinası bedava çalıştığından, ne kadar kitap, makale, hatta kütüphane bulursam, fotokopisini aldım. Dört beş fotokopi kağıdı kolisini dolduracak kadar makale-kitap vs fotokopisi almıştım (ee, o zaman internet falan yok tabii). Fakat gelin gelelim dönüş uçağında yükümüz 110 kg fazla çıkınca, o bedava fotokopiler için (1998 parasıyla) 70 milyon TL ödedik. Böylece “astarı yüzünden pahalıya gelmek” deyimini yerinde öğrendik. Siz denemeyin diye bu anektodu anlatayım dedim…

Sonra efendim, tezimizi verme konusunda tam günü gününe yetişemeyince, bürokrasi ve esnekliğini kaybetmiş (aslında istemli olarak ameliyatla aldırmış) zihniyetlerle ufak tefek çatışmalar yaşadık. En sonunda, bölüm değiştirmem karşılığında tezim kabul edildi (ayrıntısını ne siz sorun ne de ben söyleyeyim!). Yani artık birileri beni oralarda istemedi (aman, ben de öldüm öldüm dirildimdi!). Amma; bana çok iyi birer “negatif” örnek oldukları için onlara hep minnettar kaldım. Artık nasıl olmamam ve ne yapmamam gerektiğini biraz daha iyi biliyorum :-)) Neyse; bunun üzerine hemen yan binadaki Fizyoloji anabilim dalındaki hocalarımın daveti üzerine oraya başvurdum ve doktora sınavını kazanarak Fizyoloji bölümünde doktora eğitimime başladım. Sağ olsunlar, Fizyoloji Anabilim dalının tüm hocalarım bana büyük destek oldular. Akademik işlerin ayrıntıları için tıklayınız.


19 Mayıs 2000: Aybike Canan geldi!

Bu sırada, 19 mayıs 2000 tarihinde, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Hastanesinde bir “melek” dünyaya geldi. Adını uzun araştırmalardan ve internet anketlerinden sonra Aybike Canan koyduk. Babalık denen harika duyguyu tadınca, insanın bir daha asla aynı olamayacağını o zaman farkettim...

16 Ekim 2001 günü, çok sevdiğim bir insan bu dünyadan ayrıldı. Dedem Emin Canan’ı, en büyük yaşam örneğimi, o gün uğurladık bu diyardan. Vefatında maalesef yanında olamadım; ama bu dünyadan tebessümle uğurlanacak nadir insanlardan olan o büyük adamı hep yanımda hissederim. Mekanı cennet olsun…

2003 yılında günlerden bir gün kardeşim Selim bana bir Sony DSC F505v marka sayısal fotoğraf makinası hediye etti. İşte o günden sonra sayısal fotoğrafçılığın önüme açtığı imkanlar sayesinde tüm dünyaya olan bakışım değişti. O gün bu gündür, vakit bulduğum kadarıyla sayısal fotoğrafçılık benim için vazgeçilmez uğraşlardan birisi haline geldi. Son zamanlarda ayırdığım zaman oldukça kısıtlı olsa da, teknolojinin nimetleri sayesinde çok güzel ve eğlenceli çalışmalar çıkmaya devam ediyor. Genellikle yakın (macro) doğa fotoğrafçılığı, soyut-abstract fotoğraflar ve sayısal düzenleme (dijital manipülasyon) alanları ilgimi çekiyor. Fotoğraf çalışmalarımın bir kısmını şurada bulabilirsiniz.

Akademik olaylara dönersek: Nasıl oldu anlamadım ama, doktora tezimi de bitirdim. Bana verilen konu ile sonuçta ortaya koyduğum tezin pek fazla alakası yoktu ama, bir takım yeni yöntemleri denemek adına güzel bir çalışma olduğu kanaatindeyim (jurimin büyük çoğunluğu da öyleydi sağolsunlar). Tabii bizim mesleği bilenler bilir, doktora biterken insan bir kadro telaşına giriverir.. Hani nerede devam edicem, noolcam, işsiz mi kalcam ben şimdi falan gibi ruh hallerinin birinden çıkar diğerine girer insan. Bende her zaman olduğu gibi yine çok fazla olmadı böyle şeyler.. Sadece hafifçe merak ediyordum ne olacağım diye. Elbette tüm lisans üstü eğitimimi yapmış olduğum Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ne girmeyi gönlüm isterdi. Bir çok gönül de sanırım bunu istemişti ama, olmadı. Olmadı çünkü, bir çok dünya üniversitesinden farklı olarak Ondokuz Mayıs Üniversitesi, alacağı elemanlarda “bilimsel liyakat” ve “yeterlilik” dışında başka bir çok vasıf arıyormuş o dönemde (ne bileyim ben, değil mi?). Konuyu fazla dağıtmayayım, bilirsiniz işte… En son bir “Allahaısmarladık” randevusu alayım dedim büyüklerimizden (hani var ya, rektör, dekan vs. Hani o kadar ekmeğinizi yedik hesabı); fakat gelin görün ki, feci terslendim (hoyda bre!). Kim olduğunuzun değil, kimlerle durduğunuzun ve nasıl göründüğünüzün ne kadar önemli olduğunu o gün anladım.


Şöyle bir bakıyorum da şimdi… Neyse, bakmayayım daha iyi :-) Yahu ne acaip şeyler var şu canım memleketimde!!! Dur bakalım daha neler göreceğiz?… Bir ara oralardan ilginç anılarımı yazacağım; ama tabii ancak akademisyenlikle ilişiğim kesildikten sonra olur; zira yazarsam zaten ilişkiler kesilir muhtemelen!

Tezimi bitirdikten sonra, bahsettiğim nedenlerle kendime bir yer ararken, Başkent Üniversitesi’ne başvurabileceğimi öğrendim ve öyle de yaptım. Sağolsunlar onlar da akademik geçmişimi ve dosyamı beğenmişler ve böylece beni işe aldılar (bilimsel yayınlardan falan başka da bir şey sormadılar, hayret!). 4 Mayıs 2004 Salı günü, özel bir üniversitedeki ilk mesaime başladım.

Amca oldum!
17 Haziran 2004 günü ise özel bir öneme haiz: Amca olduğum gün! kardeşim Selim Canan ve eşi Elif Canan’ın nurtopu gibi bir oğulları oldu. Adını Mehmet Emin Canan koydular. Doğumunun hemen sonrasında geçirdiği bir rahatsızlık bizi biraz korkuttuysa da, çok şükür şimdi kocaman, yakışıklı mı yakışıklı bir delikanlı olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.. Allah uzun ve hayırlı ömürler versin! Amcalık güzel bir şey…

Metehan Canan
Tam da Başkent’li olmuştum ki, bir mucize daha gerçekleşti! 27 Ağustos 2004 Cuma günü saat 11:15′de ikinci çocuğumuz Metehan Canan teşrif ettiler… İlk aylarda kendisini doyurma konusunda ciddi çaba göstermemiz gerekmişti. Çabalarımız, biraz azalmakla beraber halen devam ediyor...

Tekrar Müzik İşleri...

Tabii Ankara’ya gelince boş durulur mu? Hayır durulmaz elbette. Ben de hemen eski arkadaşlarla bir kafa kafaya verme operasyonunun akabinde yeni rock grubumuzun temellerini (yeniden) attık. Yıllar sonra müziğe dönmek oldukça heyecan vericiydi. Grubumuz (B.A.R.U.T. – www.barutrock.com) gitarlarda ben ve Atıl Albayrak, basta Alpay Eker, klavyede Ersin Aslantürk, davulda Serkan Alagök ve vokalde Tunca Bayoğlu ve Anıl Kartal’dan müteşekkil idi.Tabii tekrar grup toplarken "yaş" faktörünü biraz unutmuşuz sanırım. Zira bir buçuk yıl kadar sonra mevzu kendiliğinden dağıldı; geriye yadigar bir site planımız ve kaydettiğimiz bir kaç parça kaldı...

Bendeniz halen kendi çapımda beste-söz ve düzenleme çalışmalarına devam ediyorum. Bestelerin sayısı 60'a yaklaştı ama ben bile bilmiyorum bu bestelerle ne yapacağımı :)  Ara sıra Facebook profilimde paylaşırım o kadar... "Mr. Bob Rock, if you read this, this is your chance!"

Ayrıca başlangıç düzeylerinde bağlama ve piyano tıngırdatırım ve enstrümansız bir hayatı düşünememekteyim...

Dergicilik Macerası: Haber Ajanda

Ankara’da başlayan bir başka önemli olay, aylık bir haber dergisinde yazar olma sürecinin temellerinin atılması. Haber Ajanda Dergisi'nin o zamanki Genel Yayın Yönetmeni ve Aktüelya yayıncılık’ın sahibi Yavuz Selim abimiz sayesinde, önce Kırmızı Çizgi, ardından Haber Ajanda Dergisi'nde düzenli yazı yazma serüvenime başlamış oldum.

Melike ve Kerem Canan

Hayatın Ankara etabına devam ederken, Ağustos ayı dolaylarında sevindirici bir haber daha aldık. Üçüncü “küçük Canan” kısmetse Şubat ayı gibi evimizi teşrif edeceklerdi. Netekim, 1 Mart 2006 günü bir mucize daha gerçekleşti ve Melike Canan ekibe katıldı! En koyu renkli ve en anne-bağımlı çocuğumuz olarak literatüre geçen Melike, çıtı pıtı terimine yepyeni bir açılım getirecek gibi duruyor...

Bununla da bitmedi tabii; 27 Ağustos 2008 günü, yani Metehan Canan’ın dördüncü doğum gününde ikinci kez amca oldum. Zira Selim ve Elif Canan’ın ikinci oğulları, Mehmet Emin Canan’ın küçük kardeşi Kerem Canan, işte o gün dünyaya geldi. Kızıl saçlı, yakışıklı mı yakışıklı bir yeğenim var artık.

Geçen yıllar boyunca başta Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi olmak üzere, Sağlık Bilimleri Fakültesi’ne ait “Hemşirelik ve Sağlık Hizmetleri”, “Beslenme ve Diyetetik” ve “Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon” bölümleri ile Diş hekimliği Fakültesi’ne yüzlerce saat fizyoloji dersi anlattım. Her biri harika anlar olan bu dersler sırasında, benden sonraki neslin ilk temsilcileri olan harika gençlere hocalık yapma onurunu yaşadım, yaşıyorum. Her birinin ileride mesleklerinde çok başarılı insanlar olacağına emin olarak, onlara bir şeyler öğretebilmiş olmanın gururunu ömür boyu yaşayacağım. Bir çoğu ile dostluğumuz halen devam ediyor ve sanıyorum hayatımda kazandığım en değerli dostlarımdan olacaklar… (2010 yılında ilk öğrencilerimizi mezun ettiğimiz mezuniyet töreninde bayağı gözlerim sulandığı için artık bu tip organizasyonlara en azından bir süre daha katılmama kararı aldım!)

"Küçük Muhteşemdir"

2005 yılıydı sanırım. Başkent Üniversitesi'ndeki odamda otururken dahili telefonum çaldı. Karşı taraftaki hanımefendi önce kendini tanıttı ve arkasından TRT’de yapımcı olarak çalıştığını, “Küçük Muhteşem”dir adlı bir belgesel hazırladığını söyledi. Bu çalışma için benim kişisel internet sayfamda bulunan bazı dökümanlardan faydalanmasında bir mahzur olup olmadığını sordu. Şaşırdım açıkçası, çünkü hem Türkiye’de böyle işler yapıldığından pek haberim yoktu, hem de insanlar genellikle internet sitelerinden bir şeyler kullanacakları zaman, bırakınız telefonu, mesajla bile haberdar etme inceliğini pek göstermezlerdi. Telefondaki sesin heyecanı beni de çok kısa bir süre içinde sarıverdi! Sevtap Thurston ile işte böyle tanıştık.

Derken telefondaki konuşmamız sonucunda randevulaştık ve birkaç gün içinde o zamanki ofisimizde buluştuk. Çok kısa bir süre içerisinde kendimizi belgesel projesiyle ilgili hararetli bir sohbetin içinde buluverdik. İşbirliğimiz önce "senaryo danışmanlığına" dönüştü; ve yaklaşık iki saat içinde de sunuculuk teklifi aldık! Aldık diyorum; o zaman sevgili dostum Dr. Şebnem Gülen ile aynı odayı kullanıyorduk ve görüşmede o da bulunuyordu. Kendisi zaten (belgeseli izleyenlerin de hemen fark ettikleri gibi) evvelden sunucuuk eğitimi almış bir arkadaşımız olarak sürekli "canlı yayın izliyormuşum" etkisi yaratan bir insandır. Dolayısıyla bir anda artık bizler de bu ilginç projenin bir parçası haline geldik. Kendisiyle üç yılı aşkın bir süre boyunca “Küçük Muhteşemdir” belgeselinin çekimleri için Türkiye’nin değişik yerlerini ve TRT'nin muhtelif stüdyolarını arşınladık ve nihayet uzun çabaların neticesinde “Küçük Muhteşemdir”, 14 Ekim 2009 tarihinde TRT-2’de yayına başladı. Sevtap Thurston ile bir söyleşim şurada.

Türkiye'nin en kapsamlı bilim belgesellerinden birisi olan Küçük Muhteşemdir 13 bölüm halinde yayına sokuldu. Ayrıca ilk yayının ardından gerek TRT-2'de ve gerekse TRT Belgesel kanalında da defaatle gösterildi. Bazen markette veya metroda bizi tanıyan birileri çıkıyor, hala alışamadım; Allah Tarkan'a falan sabır versin :)

Olaya Bak-3

Küçük Muhteşemdir'in ilk yayınlandığı günlerde ailecek markete gitmiştik. Yine ailecek gezinen bir başka grupla karşılaştık. Yanyana geçerken, ailenin babası bana doğru dikkatlice bakıp gülümsedi. Adam bir yerlerden tanıdık geldi ama çıkartamadım. Derken bir kaç reyon sonra tekrar karşılaştık, yine gülümsedi. Ben de başımla tekrar selam verdim. En son tekrar karşılaştığımızda adamcağız yine gülümseyince dayanamadım: "Afedersiniz, simanız tanıdık geldi ama nereden tanıdığımı çıkartmadım bir türlü?" dedim. Beyefendi de cevaben: "Ben sizi televizyondan tanıyorum, ama sizin de bizi tanıyacağınızı düşünmemiştim" dedi.. Sanıyorum biraz morardım :)

Ayrıca bir D&R mağazasında bilim kitapları reyonuna bakarken iki tane üniversiteli genç yanıma yanaştı ve "Program için kitap mı bakıyorsunuz hocam?" diye sordu. Önce anlamadım, boş boş bakınca gençlerden erkek olanı "Hocam siz belgeseldesiniz ya, onun için sordum" deyince kendime geldim.. Sanıyorum bu belgeseli en az ben seyrediyorum (bir de Ankara Metrosunda beni yine TV'den tanıyan bir amca ve teyze vardı ki, onların TV karşısında atom belgeseli seyrediyor olması düşüncesini hala kafamda tam oturtamadım!)

Fraktal Düşünceler

2008 yılının Ekim ayı bir başka önemli olaya tanıklık etti: SinanCanan.net’de ve Haber Ajanda dergisinde yayınlanan makalelerimin genişletilmiş ve belli konu başlıkları altında toplanmış bir derlemesi, “Fraktal Düşünceler” adlı bir kitap olarak basıldı. Yıllarca orada-burada yazsanız da, yazdıklarınızı bir kitap halinde önünüzde görmek heyecan verici. Umarım okuyan herkes benim aldığım keyfi alır buradaki konulardan…

Akademik hayata biraz mola

Başkent Üniversitesi'ndeki görevimden 3 Mayıs 2009 tarihinde ayrıldım. Akademik camiada çok azını sizinle burada paylaştığım ve neticede "yüksek tansiyon" hastası olmama neden olan aptallıklardan yeterince sıkılmış olmalıyım ki, benim için dünyadaki tek meslek olan akademisyenliği bırakma kararı aldım (kolay olmadı elbet, ama kolaylaştıranlar için çok kolay olmuştur eminim :)

Genel Yayın Yönetmenliği

Derken, 2009 yılı itibariyle üniversiteden de ayrılınca, Yavuz Selim bana Haber Ajanda Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği'ni teklif etti. Şaşkınlıktan bir süre bir şey diyemedim ama sonunda (ısrarlara dayanamayarak) utana sıkıla kabul ettim ve o tarihten beridir Haber Ajanda'nın pilot koltuğunda işleri kotarmaya çalışıyoruz. Halen de devam eden bu süreç, benim için oldukça öğretici bir tecrübe olmaya devam ediyor.Türkiye'de dergiciliğin nasıl bir çılgınlık olduğunu gün geçtikçe daha iyi öğreniyorum!

Turgut Özal Üniversitesi

Mayıs 2010 itibariyle ise hiç beklenmedik bir şekilde henüz kurulmakta olan Turgut Özal Üniversitesi'nde göreve başladım. Üniversitenin (her ne kadar kuramsal olsa da) Tıp Fakültesi'nde "ikinci" öğretim üyesi olarak başlamanın gururunu hala yaşarım. Tıp Fakültesi kurulumu tahminlerden daha uzun sürdüğü için, bir yıl kadar sonra buradaki görevimden ayrıldım. Fakat hem doçentlik ünvanımı aldığım hem de ilk kez senato gibi önemli karar basamaklarında bulunduğum Turgut Özal Üniversitesi'nde gerçekten çok şey öğrendim. Ayrıca İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nin ilk yıl öğrencileri ile de çok güzel tanışıklıklar ve dostluklar kurma şansımız oldu. Çok güzel niyetler ve sağlam bir kadro ile yola çıkan Turgut Özal Üniversitesi'nin kısa bir sürede çok başarılı olacağına inanıyorum.

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

2011 yılı Mayıs ayı itibariyle de Ankara'nın 46 yıl sonra açılan ilk devlet üniversitesinde göreve başladım. İngilizce eğtim yapacak bir fakültede ilk tecrübem olacak bu süreçle ilgili deneyimleri de biriktikçe burada paylaşacağım..



—————————————————–
Kısmet olursa devam ederiz :)

3 yorum:

DENTIS dedi ki...

Buralarda bir yerde az buz değil üç koca yıla çekimleriyle ve sonrasına yayınlarıyla iz bırakan bir "küçük muhteşemdir" macerası yok muydu??

Unknown dedi ki...

Valla doğru, rezil olduk:P
Onu ayrı bir yazı olarak hazırladım ama en kısa zamanda buraya ekleyeceğim...

Anonim dedi ki...

hocam yazının devamı için tıklıyoruz ama devamı gelmiyor... internetim mi kotu acep?

Sinan Canan ve Serkan Karaismailoğlu ile beynimizin [n] ilginç halleri!